Antartika’da neler oluyor?

Antarktika, Güney Yarımküre’nin en güneyinde bulunan ve Güney Kutbu’nu içeren kıta. Afrika ve Okyanusya’nın güneyinde olan ve içinde ülke bulunmayan tek kıta. Adı, “Arktika’nın karşısındaki” anlamına gelir. Antarktika’yı ortalama 2.000 m kalınlığında büyük bir buz katmanı zırh gibi örter. Bir zamanlar ulaşılamaz diye adlandırılan kutup noktasında buzun kalınlığı 4.335 metreyi bulur. Bu buz kütlesi 24 milyon kilometreküplük hacmi ile yeryüzündeki bütün buzların %92’sini oluşturmaktadır. Antarktika’nın topraklarının üstünde duran buz kütlesi dünyadaki tatlı su kaynaklarının %70’ini teşkil eder. Antarktika’da bir devlet yönetimi yok. Uluslararası bir antlaşmaya bağlı olarak yönetiliyor.

antarktika

Antarktika’nın bundan 50 milyon sene önce bitki ve hayvan türleriyle çevrili ormanlık bir araziye sahip olduğu yapılan arkeolojik araştırmalar sonucunda ortaya çıkmıştır. Değişen iklim koşulları, Antarktika’daki bu canlı yaşam ortamını yok etmiş ve geriye karlarla kaplı, ıssız bir kıta bırakmıştır. Antarktika’nın her ne kadar tamamını kaplamasa da buz kütlesi öyle bir yoğunluktadir ki, bir gün erirse, tüm dünya denizlerinde 60 metreye yakın bir yükselme olur. Antarktika’nın en bilinen yerlerinden biri de Kuru Vadi. Yüzey bakımından Mars gezegenine en yakın şartların görüldüğü Kuru Vadi, özellikle NASA’nın merceği altında. Mars’a gönderilecek araçlar öncelikle bu arazide test ediliyor.

Bilim adamları, Antarktika üzerinde binlerce sene önce büyük bir uzay taşının patlamış olabileceğini düşünüyor. Bilim adamlarını bu düşünceye sevkeden kanıtlar, Antarktika’nın buz katmanlarında minik meteorit parçacıkları ile dünyadışı toz tabakası bulunmasından ve bunların geniş bir alana yayıldığını düşündürmesinden kaynaklanıyor. Araştırmalarını Texas’taki büyük bir bilimsel kongrede sunan bilim adamları, bu olayın 1908’de Sibirya’da geniş bir alanı kaplayan Tunguska üzerindeki göktaşı patlamasına benzer olduğunu ifade ederek, büyük uzay taşının yere çarpmadan önce atmosferde infilak ettiğini sanıyorlar.

Antarktika’ya 13 bin yıl önce düşen meteorun üzerindeki fosillerin üzerinde yapılan yeni araştırmalar, Dünya dışı yaşam belirtisini ortaya çıkardı. Antarktika’ya 13 bin yıl önce düşen Allen Hills 84001 adlı meteor, 1996’da üzerinde fosillerin bulunması ile gündeme oturmuştu. Bilim adamları fosillerin üzerinde bakteriler keşfetmiş, ancak binlerce yıldan beri Antarktika buzullarında kalan göktaşının bu süre içinde bakteri oluşumuna izin verdiği düşünülmüştü. Ancak 13 yıl sonra ortaya çıkan yeni bulgular bu düşünceleri değiştirdiği gibi, NASA’yı da zor durumda bıraktı. NASA, bilim adamlarının savunduğu gibi bakterilerin uzayda yaşanmış bir çarpmadan kaynaklanmış olamayacağını savunmuştu. İngiltere’nin Astronomy Now dergisi editörü Dr. Emily Baldwin, “bilim adamları göktaşındaki bakteri yaşamının, onu Mars’tan koparan asteroit çarpması ile oluşmuş olduğunu savunuyordu, ancak NASA bunu yalanlamıştı” açıklamasını yaptı. Open Üniversitesi öğretim üyesi Profesör Colin Pillinger ise NASA’nın senelerdir beri gerçekleri sakladığını belirterek, “13 yıl önce bugünkü kadar yüksek çözünürlüklü elektron mikroskopları bulunmuyordu. Yeni incelemeler, 13 bin yıldır dünyada olan meteorun üzerindeki yaşam belirtilerinin dünya dışı olduğunu gösteriyor” dedi. Pillinger, meteorun üzerindeki fosillerde “bilinmeyen kimyasal ve fiziksel özellikler” bulunduğunu ve tam 16 milyon yıl önceki patlamada oluştuğu düşünülen meteordaki yaşam belirtisinin, Mars’ta 3,5 milyon yıl önce su olduğunu kanıtladığını ileri sürdü. Bilim adamları Mars’ın bir zamanlar bir okyanus cenneti olduğu yönündeki delillerin güçlendiğini belirttiler.

Kemiksiz şeylerin fosilleşmesine yaygın olarak rastlanmasa da bilim adamları Antarktika’da 50 milyon yıl öncesinden kalma hayvan spermi buldular. Sperm, dünyanın en eski hayvan spermi olarak kayıtlara geçti. İsveç Ulusal Tarih Müzesi’nden araştırmacılar, antik çağlarda yaşayan bir hayvanın kozasını incelerken beklenmedik bir bulguya rastladılar. Araştırmacıların açıklamasına göre; sperm, dış tabakası sertleşemeden kozasının içinde sıkışmış halde bulundu. Koza, spermin bozulmadan fosilleşmesini sağladı. Bu sperm kalıntısı daha önce kayıtlara geçen en eski spermden 10 milyon yıl daha eski döneme ait. Böylece dünyanın en eski hayvan spermi olarak tarihe geçti. İsviçre’deki araştırmalarda, spermin ve kozanın iç ve dış yapısını belgelemek için, yüksek güçte X-ray ışınları kullandılar. Araştırma sonucuna göre, koza hem bakterileri hem de sperm yapısını aynı anda barındırıyor. Sperm fosili, sperm hücrelerinin hepsini koruyamamış, sadece parçalarını içinde barındırıyor. İsveç Ulusal Tarih Müzesi’nden Fosil bilimci Benjamin Bomfleur’a göre sperm hücreleri kısa ömürlü ve hassas oldukları için genelde fosil kayıtlarına geçemiyorlar. Bir sülüğün kozasında keşfedilen bu sperm gelmiş geçmiş en eski hayvan spermi oldu”

antartika-arastirma

Antarktika’nın tam merkezinde bulunan en soğuk nokta 10 Ağustos 2010 tarihinde tespit edildi. Uydular yardımıyla tespit edilen dünyanın en soğuk noktası -93,2 derece olarak ölçüldü. Daha önceki en soğuk nokta ölçümü, -89,2 derece ile yine Antarktika’daydı. Bu ölçüm, 21 Temmuz 1983’de Rusya’daki Vostok üssünde tespit edilmişti. Uydu algılayıcılarının tespit ettiği dünyanın en sıcak noktası ise 2005 yılında 70,7 derece ile İran’daki Kavire Lut çölü oldu. Güneş sisteminde keşfedilen en soğuk nokta ise atmosferin olmadığı ayın derin kraterlerin ölçüldü. Hava sıcaklığı o noktada – 238 dereceyi gösteriyordu.

Bilim adamları Antarktika’da dev buzul katmanlarının altında hayat olmadığını iddia ediyordu. Ancak NASA’nın son yaptığı araştırma gerçeğin böyle olmadığını gösterdi. Antarktika’nın dev buzul katmanının derinliklerinde hayata dair kanıt elde edildi. Elde edilen görüntüler, bilim dünyasını bu aşamada yanıt veremeyeceği sorularla karşı karşıya bıraktı. Antarktika buzulunun altında yapılan araştırmada, buz katmanının yüzlerce metre altında bir karides ve bir denizanasına ait görüntüler elde edildi. Antarktika’da güneş ışınlarından yoksun, eksi derecedeki zifiri karanlık sularda, bilim adamları sadece birkaç mikrobun yaşabileceğini düşünüyordu. NASA bilim adamı Robert Bindschadler, inanılması güç görüntüler ardından “Orada hiçbir canlının yaşayamayacağını sanıyorduk. Ancak karşımıza tabağınızda görmek isteyeceğiniz bir karides çıktı” dedi. Ancak büyük merak uyandıran keşfin ortaya attığı bir diğer önemli soru, çok az su bulunan bu noktada, karidesin nasıl besin bulabildiği oldu. Yapılan keşif, dev bir okyanusa sahip olan ve Antarktika’daki buzullarla benzerlikleri bulunan, Jüpiter’in uydusu Europa’da da hayat olup olamayacağı düşüncesini akıllara getirdi.

Fosilleşmiş sülük kozalarının, hayvan leşi fosillerini tam 200 milyon yıl koruyabildiği açıklandı.”New Scientist” adlı bilim dergisinde yayımlanan makalede, kozaların, birçok sülük ve solucan türünün muköz yumurta kapsülünde olduğu gibi sertleşebildiği ve bazen fosilleşebildiği belirtildi. Kansas Üniversitesi’nden Paleobiyolog Benjamin Bomfleur ve ekibi, Antarktika kıtasının dağlık bir bölgesinde 200 milyon yaşında bir kaya içinde koza fosili tespit etti. Buldukları koza fosilinin kayalaşmış kısmını asitle eriten ekip, kozadan organik maddeleri çıkardığı sırada eon partikülleri tarafından ezilerek yassılaşmış 20 sülük fosili ile karşılaştı. Bomfleur ve ekibi buldukları 20 fosilden birinin, bugün göletlerde ve akarsularda yaşayan modern tek hücreli çan hayvanının (Vorticella) atası olan kirpiksi birgözeli türü fosiline ait olduğunu ve çok iyi derecede korunmuş olduğunu tesbit etti. Bulunan fosilin nadir rastlanan bir tür olduğunu belirten bilim adamları, sülük kozalarının kehribar gibi doğal bir koruma kapanı olabileceğini ve içinde nadir bulunan fosilleşmiş hayvanlar barındırabileceğini sözlerine ekledi.

Yaşamın neredeyse imkansız olduğu bu soğuk sularda canlıların nasıl yaşadığının uzun zamandır bilim adamları için merak konusu. Almanya’daki Alfred Wegener Enstitüsü’nden bilim adamları, eksi 20 dereceleri bulan sularda yaşayan Antarktika ahtapotlarının, kanlarındaki oksijeni taşımak için kullandığı eşsiz sistem sayesinde donmadan yaşadığını tesbit ettiler. Eksi 20’leri bulan suda normalde kan akışı kesilir ve ölümün kaçınılmaz olur. Antarktika’da, soğuk sebebiyle dokulara oksijen taşımak güçleşiyor. Oksijenin yeteri kadar taşınamaması ve kanın akamaz hale gelmesi de işleri iyice zorlaştırıyor ancak bu ahtapotlar hiç bir zorluk çekmeden yaşayabiliyor. Bilim adamlarına göre, Antarktika ahtapotu kanındaki oksijeni taşımak için eşsiz bir sistem kullanıyor. Üç kalbe ve kasılabilir damarlara sahip olan ahtapot, bu damarlar aracılığıyla bazı omurgasızlarda bulunan hemolenf isimli bir sıvı pompalıyor. Mavi oksijenle zenginleştirilmiş bu sıvılar, omurgalı canlılarda bulunan hemoglobine benzer bir protein olan ve ahtapotun kanına mavi rengi veren kan pigmenti hemosiyanin taşıyorlar. Hemosiyaninin içindeki bakır, oksijen moleküllerini birbirine yapıştırarak, oksijenin taşınmasını sağlıyor. Böylece canlının bu soğuk koşullar altında dahi kolaylıkla yaşayabilmesine olanak tanıyor. Bu madde sayesinde ahtapotlar % 76,7 oranında daha fazla oksijen taşıyor. Bu sayede ahtapot, oksijeni gitmesi gereken yere, gitmesi gereken miktarda taşımış oluyor ve gayet sağlıklı şekilde bu soğuk sularda yol alabiliyor. Antarktika ahtapotlarının bir başka ilginç özelliği de kanlarındaki tuz oranı, içlerinde yüzdükleri suyun tuzluluk oranıyla aynı. Tüm bu özellikleri sayesinde, yaşamanın nerede imkansız olduğu bu dondurucu sularda, ahtapot yaşamına hiç zorlanmadan devam edebiliyor.

Antarktika buzlarının altındaki derin göllerde bakterilerin ışıksız ve havasız yaşayabildiği ilk kez doğrulandı. Donmuş kıtadaki Whillians Gölü’nün 1.5 metre kalınlığındaki buz tabakasının altına altından su çıkarıp inceleyen Montana State Üniversitesi’nden John C. Priscu liderliğindeki bir ekip, hücre formları buldu. Hücrelerin metabolizmaya sahip olduğu ve canlı oldukları da saptandı. Hücrelerin hangi bakteriye ait olduğu ise yapılacak DNA incelemesinden sonra anlaşılacak. Dr. Priscu, bulguların uzayda, güneş ışığı, hava veya ısı kaynağı olmayan bölgelerde de canlı bulma olasılığını güçlendirdiğini söyledi. NASA’nın Mars’a gönderdiği Cruiosity aracının bir görevi de kırmızı gezegende varsa canlı formlarını bulmak.

Bilim adamları Antarktika’da 2800 yıldır güneşten ve oksijenden uzak yaşamayı başaran “yaşam formu” buldu. Bakteri tipi yaşam formu, üstü buzla kaplı Vide Gölü’nde, -13 derecede, üstelik deniz suyundan 6 kat daha tuzlu suda hayatta kalabiliyor. Desert Araştırma Enstitüsü’nden Prof. Peter Doran, “göl suyu öyle steril ki, örnek alırken mikrop bulaştırmamak için maske ve eldiven takıyor, önlük giyiyoruz” dedi. Prof. Doran’a göre bu buluş, uzayda karşılaşılabilecek yaşam formları hakkında bilgi verebilir.

Belçika’daki Prenses Elizabeth Antarktika Araştırma Üssü’nde çalışan bilim adamları, Antarktika’da son 25 yılın en büyük göktaşını bulduklarını açıkladılar. Çalışmaya katılan Vinciane Debaille, “Antarktika’da böyle büyük meteorlar normalde bulamıyoruz. Doğu Antarktika’da son 25 yıldır bulduğumuz en büyük göktaşı, bizim için önemli bir keşif” dedi. Japonya’ya götürülecek göktaşı, Güneş sisteminin sırlarını çözmede yardımcı olacak. 18 kilo ağırlığındaki göktaşı, Nansen buzulunda bulundu. Antarktika’da 1977’de keşfedilen ve ağırlığı 407 kilogram olan gök taşı, bugüne kadar kıtada bulunanların en büyüğü olma özelliğini taşıyor.

antartika-meteor

Antarktika’da buzulların donan deniz suyuyla alttan büyüdüğü açıklandı. Antarktika buzulları sadece üzerlerine yağan karın donmasıyla değil, dipte deniz suyunun donup yeni bir tabaka eklemesiyle de yukarı doğru yükseliyor. Columbia Üniversitesi’nin Lamont-Doherty Dünya Gözlemevi kurumundan jeofizik uzmanı Robin Bell, Science dergisinde, Güney Kutbu kıtasının doğusunda A Kubbesi adı verilen buz platolarının %24 oranında erimiş ve yeniden donmuş buz kütlelerinden oluştuğunu belirtti. Boulder-Colorado Üniversitesi Ulusal Kar ve Buz Bilgi Merkezi’nden Ted Scambos, Güney Kutbu buzulları hakkında bu buluşun “tamamen yeni” bir şey olduğunu söyledi. San Diego’daki Scripps Okyanusbilim Enstitüsü’nden Sasha Carter ise “Bundan önce yeniden donmuş su rezervlerinin yalnızca buzulun altında göl olan yerlerde görüldüğü düşünülürdü. Şimdi öyle görünüyor ki, bunlar doğu Antarktika bölgesinde yaygınlar” dedi.

Rus bilim adamlarının Antarktika’daki buzulaltı gölü Vostok’tan aldığı belirtilen, 20 milyon yıl gizli kalmış suyun bir kısmı, bu keşiften büyük memnuniyet duyan Rusya Başbakanı Vladimir Putin’e götürüldü. Putin kendisine küçük bir törenle takdim edilen suyu bir süre inceledi, ardından “Milyonlarca yılın sırrı bu kabın içerisinde saklı” diyerek gazetecilere de yakından gösterdi. Rusya bilim adamları, 20 senelik uğraşın ardından Antarktika’da deniz seviyesinin yaklaşık 4 kilometre altında bulunan, 20 milyon yıl gizli kalmış devasa bir buzulaltı gölü olan Vostok’a ulaşmıştı. Keşif çok önemliydi çünkü dünya yüzeyinin altındaki kadim ve bilinmeyen yaşama ışık tutacaktı. Bilim adamları Vostok Gölünü’nün sırlarını çözerlerse, göldeki 1 ile 40 milyon yıl arası izole edilmiş mikro organizmalardan yeni enzimler, antibiotikler ve eski ve yeni mikroplar arasındaki farkı bulacaklar. Vostok Gölü’nden alınacak numunelerin dünya tarihini değiştireceği, “Nereden geldik, nereye gidiyoruz” sorusuna yanıt vereceği düşünülüyor. Jüpiter’in uydusu Europa’nın yüzeylerine benzetilen göl sularında, binlerce yıllık el değmemiş organizmalar olduğu belirtiliyor.

AP1202101216341373647501

Antarktika’da bulunan büyük bir kratere, 250 milyon yıl önce dünyadaki canlı türlerinin %90’ını yok eden bir meteorun yol açmış olabileceği iddia edildi. Ohio Üniversitesinden jeolog Ralph von Frese, yaptığı açıklamada, 480 kilometre genişliğindeki kraterin, bölgenin doğusundaki buz tabakasının 1,5 kilometre altında olduğunu ve yerinin uydu verileriyle tespit edildiğini söyledi. Von Frese, uydu verilerinin, Wilkes Land’de bulunan kraterin, dünyada tüm hayvan türlerinin yok olarak, dinozorların yükselişe geçtiği yaklaşık 250 milyon yıl önce açılmış olabileceğini gösterdiğini belirterek, kraterin “yok oluşun nedeni için güçlü bir aday” olduğunu söyledi. Söz konusu meteorun etkisinin, dinozorları öldürenden çok daha büyük olduğunu ve o dönemde büyük olasılıkla feci bir yıkıma neden olduğunu belirten Von Frese, tezini kanıtlamak için bölgeden incelemek üzere kayalar toplayacağını söyledi. Kabul edilen teoriye göre, dünyada 250 milyon yıl önce canlı türlerinin yok olmasına, binlerce yıl süren yanardağ patlamalarının, şimdi Sibirya denen bölgeyi lavla kaplaması ve atmosfere iklim değişikliğine neden olan tonlarca zehirli gazın salınması neden oldu.

Milyonlarca yıl önce Antartika kıtasında yaşamış iki yeni dinozor fosili bulundu. Bilim adamları dinozorların 205-240 milyon yıl önce yaşadığını açıkladılar. Antartika’nın sıcak olduğu dönemlerde yaşayan bu dinozorlardan birincisinin 70 milyon yaşında 2 bacaklı etobur Ferocious Velociraptors türünün akrabası olduğu diğerinin ise 190 milyon yaşında 4 bacaklı otobur Diplodocus ailesinden geldiği belirtildi. Augustana Üniversitesi Dinozor araştırmacısı profesör William Hammer Antartika´nın bir zamanlar, yerbilimcilerce Gondwanaland olarak adlandırılan daha büyük bir kara kitlesinin parçası olduğunu belirterek şunları söyledi:”Bu kıtanın parçalanmasının ardından bugünkü Güney Amerika, Hindistan, Avustralya ve Antartika oluştu. Antartika, yeryüzünde bozulmadan kalabilmiş son büyük kara parçası. Yerleşim yerlerinden uzaklığına yaşam koşullarının olumsuzluğuna karşın, burada gerçekleştirilen araştırmalar, dünyanın başka bölgelerinde yaşayan insanlar ve yaşam açısından son derece önemli.Bu araştırmaların hemen hepsi yeryüzünün başka bir köşesinde yapılamayacak özellikte. Bu dinozorlar 205-240 milyon yıl önce burada yaşamışlar.”

ABD’nin Güney Dakota eyaleti Jeoloji Müzesi Antarktika Projesi Başkanı Dr. Jim Martin, Antarktika’da Vega ve Seymour adalarıyla Güney Kutup Yarımadası bölgelerinde çok zengin deniz dinozoru kemikleri bulunduğunu açıkladı. Yeni Zelanda’nın Wellington kentindeki Victoria Üniversitesi’nde toplanan Antarktika Sempozyumu’na bir bildiri sunan ABD’li jeologlar, elde ettikleri sonuçları açıkladılar. Tespitlerine göre, Antarktika’da günümüzden 225 milyon yıl önce subtropikal bir iklim vardı ve boyları 4-13 metre arasında değişen deniz canlıları yaşıyordu. Triyas (günümüzden 225-190 milyon yıl önce), Jura (190-136 milyon yıl önce) ve Kretase (36-65 milyon yıl önce) dönemlerinde yaşayan bu hayvanlara ‘‘plesiosaurus’’ ve ‘‘mosazor’’ deniyor. Ördek gagalı, jilet gibi keskin dişli, her yöne yüzebilmeyi sağlayan geniş kürek biçimli bacaklarıyla tanınan ‘‘plesiosaurus’’un yanı sıra günümüzdeki yunuslara benzeyen ‘‘mosazor’’ların bir türünün sadece Kuzey Amerika ve Avrupa’da biliniyordu.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir