Hayaletler Gerçekten Var mı?

Hayaletlerle ilgili öykülerin, efsanelerin geçmişine kısaca bir göz atıldığında, ilk insandan bu yana, hiç değilse söylence düzeyinde var olduklarını görüyoruz. Bilim henüz rüyaların gizemini çözemediği gibi ölümden sonra benlik ve bilincin yok olup olmadığı da kesin olarak bilinmiyor. Pekçok dinde insan ruhunun sonsuz bir enerji olduğu ve ölümden sonra başka bir boyutta varlığını sürdüreceğini anlatılır. Peki ya ruhlar bu dünyada kalırsa? 1908 de Fizikçi Sır Oliver Lodge hayaletlerin “çok eski trajedilerin hayali görüntüleri” olduklarını öne sürdü. Hayaletlerin göründüğü yerler genellikle cinayetler işlenmiş eski şato ya da sonu kötü biten olayların yaşandığı yerlerdir. Stanford Üniversitesinde Hayaletler üzerine araştırmalar yapan Prof. Frederic W.H. Myers incelediği görüntü ve görgü şahitlerinin anlatımları sonucunda hayaleti şu şekilde tanımlamıştır; hayalet şahsi bir enerjinin kalıcı olan bir görüntüsüdür. Bu bir ölünün ya da canlının olabilir.

Hayaletlerin göründükleri zaman çok güçlü şekilde havanın soğumasına ve üşüme hissine neden olduğu ve genellikle de kükürt kokusu ya da çürük yumurta kokusuna benzer bir kokuya yol açtığı iddia edilir. Hayaletler için öne sürülen fikirlerden biri dünyadan ayrılmak istemeyen ve arada kalmış ruhlar olduğu yönündedir. Bitirmedikleri işler ya da onları dünyaya bağlayan duyguları o denli güçlü ki, ebedi sisteme direniyor, burada yarım kalan işlerini halletmeye çalışarak kendini sesle ya da görüntüyle gösteriyor. Böyle durumlarda parapsikolojik ve medyumik güçleri olan kişilerin ruhla iletişime geçerek öte alema geçmeye ikna edilebildiklerine inanılıyor. Bilimin bugün ulaştığı düzey gözönünde bulundurulduğunda hâlâ hayaletlerin varlığından söz edilebilir mi? Pozitivizm bütün bunları bir kalemde silip atarken, çok geniş kitlelerin inancında en genel anlamıyla doğa üstü güçler dünyevi hayatın yanı sıra yaşayıp gidiyorlar. Bu tür olguların gerçek olup olmadığını şimdilik bir kenara bırakıp, dünya tarihinde kayıtlara geçmiş hayaletler dünyasında kısa bir gezintiye çıkalım…

Hayaletli Ev – Tennesse Şeytanı

Çiftçi John Bell’in ölümüne yol açan olaylar 1817 yılında başladı. Önceleri, kasabanın uzağındaki çiftlik evine bir şey girmeye çalışıyormuşcasına garip sesler duyuldu. Oysa o sırada hiçbir şey görünmüyordu. Gecenin ileri saatlerinde o şey amacına ulaştı ve içeri girdi. Kanat sesleri, fare tıkırtıları, vahşi hayvan pençelerinin çıkardığı sesler Bell ailesini dehşete düşürüyordu. Gün geçtikçe sesler şiddetlenmeye başladı. Ve sonunda bir gece 13 yaşındaki Betsy Bell çığlık atarak uyandı. Yatağında görünmez bir güç tarafından tokatlanmıştı. Benzer saldırılar zamanla şiddetlenerek ailenin diğer çocuklarına da etkisini gösterdi. Bell ailesi başlarına gelen bu felaketi çevrelerinden gizlemeye çalışıyorlardı. Sonunda dayanamayıp kilisenin papazını çağırdılar. Ancak rahibin “şeytan kovma” çabaları evin içindeki o şeyi daha da sinirlendirmekten başka bir işe yaramamıştı. Gün geçtikçe gücü artıyor, fokurtuyu andıran sesler boğuk fısıltılara dönüşüyordu. İncil’in bazı bölümlerine küfreden bu fısıltılar John Bell’i mezara göndereceğini söylüyordu.

Bir gün, o şeyin çiftçiye saldırmasından sonra eve doktor çağırdılar, ancak doktorun verdiği ilacın bir süre sonra koyu renkli bir sıvı haline geldiğini gördüler. Artık John Bell yataktan çıkamaz olmuştu. Evdeki garipliklere doktor da tanık oluyor ve hatta küçük kız Betsy’nin “şeytan” olmasından kuşkulanıyordu… Sonunda baba Bell 20 Aralık 1820’de öldü. Cenaze tarihinden sonra o şey 7 yıl sonra tekrar geleceğini söyleyerek uzaklaşıyor ve dediği gibi 7 yıl sonra geliyordu. Bu kısa “ziyaretler” sırasında bu kez 107 yıl sonra geleceğini söylüyor ve bir daha hiç geri, dönmemek üzere evi terk ediyordu.

Mezarın Ötesindeki Çocuklar

Ancak hayaletlerle ilgili anlatılanların hepsi Bell ailesinin başına gelenler kadar tüyler ürpertici değil. Edna Rugless’in evindeki gürültüler arttığında yaşlı kadın “sessiz olun çocuklar” diye bağırıyor ve sesler gerçekten de kesiliyordu. Bayan Rugless’in sözünden hiç dışarıya çıkmayan bu iki küçük kız çocuğunun garip olan tek yanı yıllar önce ölmüş olmalarıydı. İngiltere’nin batısındaki Devon’da bulunan bu üç yüz yıllık çiftlik evinin üst katı bu iki hayalet çocuk için bir oyun bahçesiydi sanki. Kimi kez, çocuk odasındaki sallanan atlas kıpırdanıyor fakat bu yaşlı kadını hiç ürkütmüyordu. “Bir gün yatak odasının önünde zıplamaya başladılar” diye anlatıyordu. Bayan Rugless yaşadığı bir olayı şöyle aktarıyordu;

“Onlara uslu durmalarını söyledim, tabii ki sözümü dinlediler. Çünkü onların yaşadığı çağda çocuklara itaatkâr olmaları öğretiliyordu.” Bir gün Bayan Rugless’e ruhsal olaylarla ilgilenen bir arkadaşı ziyarete geldi. Küçük dostlarından hiç söz etmemiş olan Bayan Rugless arkadaşına bu evde garip bir şeyler sezip sezmediğini sordu. Arkadaşının yanıtı ilginçti: “Evet bu evde dört yaşlarında iki kız çocuğunun ruhları var. Birinin adı E ile başlıyor diğerinin ki ise A ile.”Kilisenin ölüm kayıtlarında bir inceleme yapan Bayan Rugless, kilise görevlisi Rev Frederic Gilbert’ten bu evde 58 yıl arayla 4 yaşında iki kız çocuğunun ölmüş olduğunu öğrendi. Elizabeth 1844’de Ann ise 1902’de ölmüştü. Gilbert, bu çocukların o evde çok mutlu günler geçirmiş olduklarını ve bu yüzden ayrılmak istememelerinin doğal olduğunu söylüyordu. Aralarındaki 58 yıllık yaş farkı ise yalnız bizim gibi “fani”ler için şaşırtıcıydı.

Hayalet Denizci Adalet Peşinde

Amerikalı genç bir denizcinin ruhu esrarlı ölümündeki gerçeğin aydınlanması için, 2 yıl boyunca annesini Portland’daki evlerinde ziyaret etti. Teğmen James Sutton yüzyılın başlarında yaşamış büyük bir orta sınıf aileden gelmekteydi. Ailesi onun Annapolis Askeri Akademisi’ne kabul olmasına çok sevinmişler, bununla gurur duymuşlardı. Artık dört gözle ondan gelecek mektupları bekliyorlar, postacıyı kapıda karşılıyorlardı. 14 Ekim sabahı postacı geldiğinde annesi heyecanla posta kutusuna koştu ve her zaman olduğu gibi mektubu daha kapıda okumaya başladı. Düzgün yazılmış satırlar neşeli olaylar ve esprflerle doluydu. Fakat Bayan Sutton mektubu eline aldığında elleri titremeye başladı. İçi garip bir kuşku ve korkuyla doldu. Sanki çok kötü birşeyler olmuştu. Ertesi akşam ailesiyle birlikte otururken birden bire bir acıyla sarsıldı. Koşarak üst kata çıktı ve oğlunun mektubunu hiçbir şeyi kaçamadığından emin olmak için bir daha okudu.

Ertesi gün, hâlâ kendirie gelememişti Bayan Sutton. Kiliseye gitti, daha sonra ev dönüp günlük işlerle oyalandı. Fakat o garip hissi bir türlü atamıyordu içinden. Oğlu James’in zamansız bir şekilde eve döneceği doğmuştu içine. Hatta kızı Loui-se’e ağabeyinin odasını hazırlamasını söyledi. Bay Sutton’un işinden ayrılıp aniden eve gelmesi, hepsini şaşkına çevirdi. Yüzü bembeyazdı ve yıkılmış görünüyordu. “Size kötü bir haberim var” dedi ve o gün Annapolis’ten bir telgraf aldığını ve oğullarının kendini vurarak intihar etmiş olduğunu söyledi. Bayan Sutton koyu bir Katolik ti ve oğlunun kendini öldürebileceğine inanmıyordu. “Tam o sırada” diye daha sonra yazdı Bayan Sutton, “James tam önümde durdu ve dedi ki: ‘Anne hâlâ beş yaşındaki kadar günahsızım. Ben hiçbir zaman kendimi öldürmem”. Bayan Sutton’dan başka kimse ne bir şey duymuş, ne de görmüştü. Fakat onun bu konudaki ısrarı karşısında, James’in ölümünün onu çok sarstığını ve bir şok geçirdiğini düşündüler.

Buna rağmen Bayan Sutton’un görünmeyen varlığı dinlerken ağzından dökülenler inkâr edilecek gibi değildi. James’in başına tabancanın kabzasıyla vurulmuş, diğer üç adam onu dövmeye, yüzünü toprağa sürtmeye başlamışlar. James’i tekmelerken de kol saati kırılmış. “Eğer alnımı görebilseniz, elinizi alnıma koysanız bana neler yaptıklarını anlardınız, Anne!” diye mırıldandı ruh. Gitmeden önce adını temize çıkarmalarını, aksi takdirde ruhunun hiçbir zaman huzura ermeyeceğini söyledi. James’in ruhu 16 Ekim’de tekrar göründü. Bayan Sutton’un iddiasına göre ölümüyle ilgili daha detaylı bilgiler verip, yüzündeki yaraları, tahribatı gizlemek için başını nasıl bandajladıkla-rını anlatmış: “Bütün yüzüm paramparça ve alnım kırık, çenemin sol tarafında bir şişlik var.” Daha sonra bunlara bir ispat olacak Bayan Sutton oğlunun hayaletini yüzü dağılmış ve bütün kanı gitmiş olarak gördü. Hayalet “Apoletlerimin birini bulamıyorum” diye acıklı bir yüzle imada bulundu annesine. Artık bütün ev hayaletin varlığı ile dolmuştu. Denizcinin küçük kardeşi Dan ağabeyini gördüğüne yemin ediyor ve kızkardeşi Louise onun varlığını içinde hissediyordu. Diğer kız kardeşi Daisy bir gece rüyasında kendisine kalabalık genç denizcilerin olduğu bir fotoğraf gösterildiğini gördü. Bu fotoğraftaki James’in arkadaşı Utley adındaki bir subaydan gözlerini alamıyordu. Rüyasında daha sonra, Bayan Sutton oğlunun bedeninin bir bodrumda saklanmış olduğunu ve bundan da Teğmen Utley’in sorumlu olduğunu anlattığını söyledi.

James’in ölümünden 3 hafta sonra Louise Annapolis’teki cenazeden döndü ve kardeşinin eşyalarını da beraberinde getirdi. Bunların arasında camı kırılmış bir kol saati de vardı ve bu James’in yaşadıklarının doğruluğunu kanıtlıyordu. Resmi kayıtlara göre Teğmen Sutton ve birkaç arkadaşı o gece bir eğlenceye gitmişlerdi. Kampa döndüklerinde oldukça içkiliydiler ve aralarında bir münakaşa başladı ve münakaşa kavgaya dönüştü ve birbirlerini tartaklarken James yere düştü ve onları öldüreceğine dair tehditler savurarak silah almak için çadırına koştu. Bundan dolayı onu tutuklamak için peşinden gittiklerinde aniden silahını kendine doğrultarak ateşledi. Yetkililerin bu açıklamasına Sutton ailesi inanmadı. Yapabilecekleri fazla bir şey olduğunu sanmıyorlardı. Askeri doktor soruşturmada James’in yüzünde en ufak bir tahribat olmadığına dair yemin etti ve intihar olduğuna karar verildi. Fakat bundan iki yıl sonra, James’in ailesi oğullarının cesedine otopsi yapılmasını istediler ve otopsi sonuçları gerçekten şaşırtıcıydı. Yapılan incelemeler James’in hunharca dövüldüğünü, yüzünün vurularak parçalandığını, alnının kırık ve sol çenesinin altında da bariz bir şişlik olduğunu ortaya çıkardı. Ayrıca otopsiden sonra kurşunun giriş açışının, insanın kendi kendine böyle bir açıyla vurmasının, olanaksız olduğu ve giysilerinde yapılan incelemede apoletlerinden birinin kopuk olduğu meydana çıktı. Daha sonra Sutton’lar Teğmen James’in bir cinayete kurban gittiğini açıklayan isimsiz bir mektup aldılar. El yazısından mektubu yazanın, cinayetin işlendiği gece partide bulunan bir hizmetkâr olduğu saptandı. Fakat onu bulmak için yapılan bütün girişimler boşa çıktı. Buna karşın hayalet huzura ermiş görünüyordu, iyi bir Katolik olarak adına sürülmüş “intihar” lekesinin silinmesi onu tatmin etmişti. Bayan Sutton ara sıra hâlâ onun hayalini görüyordu ama zamanla bu görüntüler zayıfladı ve sonra kayboldu. Adalet yerini bulmuştu.

Fabrikadaki Hayalet

1912’de inşa edilen ve askeri uçak motorları üretimi yapan Moskova’nın 24 numaralı fabrikasında 1941 ylında yaşanan olay da önemli hayalet öykülerinden biridir.  Fabrikanın yanında  XIX yüzyıldan itibaren savaşlarda ölen askerlerin toprağa verildiği Moskova’nın en büyük mezarlıklarından biri olan eski Semönovskoye mezarlığı bulunuyordu. Mezarlık  1930’ların sonlarına doğru kapanır, mezar taşları kaldırılır. Boş kalan arazide Semönovskiy Proezd Sokağı döşenir ve park kurulur. Eski mezarlığın boş kalan kısmına, fabrikayı genişletmek amacıyla test atölyesi açılır. Yeni atölyenin açılmasından kısa bir süre sonra esrarengiz olaylar yaşanmaya başlar. İşçiler, fabrikada hayaletlerin dolaştığını söylerler ve gece vardiyasına çıkmayı reddeder. Fakat gerek fabrika yönetimi, gerekse gizli askeri tesisi koruyan istihbarat görevlileri hayaletlere inanmıyordu. Buna rağmen, hayaletlere ilişkin iddialar artıyor, çok sayıda işçi onları gördüğünü anlatıyordu. Fabrika yönetimi, olaya gerçekçi bir açıklama bulmak amacıyla çeşitli tahminlerde bulunur. O dönemde Sovyet Rusya ile Nazi Almanyası arasındaki ilişkiler oldukça gergindi. Belki de nazi ajanları askeri fabrikanın faaliyetini engellemeye çalışıyordu? Fabrikanın koruması arttırıldı. Ama yine de olaylar devam ediyordu. Rus istihbaratı, olayı aydınlatmak için iç savaş gazisi İvan Hrapov’u görevlendirir. İvan Hrapov güçlü sinirlere sahipti, rasyonel düşünüyordu ve mistik görüşlere uzak birisiydi. Olup bitenlerin hayalet kılığına giren “halk düşmanları”nın işi olduğundan emindi ve hayaletleri mutlaka ortaya çıkaracağından kuşkusu yoktu. Mayıs 1941’de fabrikaya geldi ve “hayalet avına” başladı.

Başta ortalık sakindir. Ancak birkaç gün sonra hayaletler yeniden ortaya çıkar.  Atölyede arama yapılır ama birşey bulunamaz. Hrapov, fabrikada şahsen devriye gezme kararını alır. Gece devriyesi sırasında bir işçinin çığlığını duyar. Hemen yanına  gider ve gözlerine inanamaz. Yükseklikte yarı saydam bir insan figürünün uçtuğuna şahit olur. Hayalet, atölyenin içinde uçtuktan sonra havada çözülür. Gördüklerinden oldukça etkilenen Hrapov, uzun bir süre kendine gelemez. Bir rapor yazması gerekiyordu. Ancak ne yazacaktı? Gizli askeri tesiste hayaletlerin dolaştığını mı? Başka çaresi yoktu ve herşeyi olduğu gibi yazmaya karar verdi. Raporu alan yöneticiler düşünmeye başlar, güvenilir bir personele güvenmemek için bir sebepleri yoktu, ama hayaletlere inanmak daha zordu. Sonuçta  araştırma başlatılır, fakat sonlandırılamaz, çünkü 22 Haziran 1941’de Almanya ile savaş başlar. Hayaletleri unutmanın zamanı gelir. Fabrika Moskova’dan iç bölgeye taşınır ve esrarengiz olaylar son bulur.  Fabrika, savaşın bitimiyle, 1946’da Moskova’ya döner. Günümüzde bu fabrikada Rusya’nın uçak motorlarını üreten en büyük şirketi “Salüt” faaliyet göstermektedir. 1990’ların başlarında eski Semönovskoye Mezarlığı’nın arazisinde bulunan Mesih’in Dirilişi Kilisesi onarıldı ve Rus Ortodoks Kilisesi’ne devredildi. Yetkililerin mezarlığa olan bakış açısı da değişti. Moskova Belediye Meclisi burada yatan askerler için Vatan Savunucuları anıtını açacağını açıkladı. Hayaletlerin fabrikada neden ortaya çıktığı ve daha sonra neden görünmedikleri ise hala izah edilemedi.

Hayalet Avcısı Harry Prlce

Harry Price, ismi İngiltere’nin ünlü tarihi binalarından Borley’le beraber anılan bir psişik araştırmacısı ve hayalet avcısıdır. Price’m, ingiltere’nin en hayaleti! evi olarak kabul edilen Viktorya dönemi binası ile olan ilişkisi aralıklarla da olsa tam 19 yıl sürmüş ve bu serüvene ilişkin yazdığı iki kitap psişik dünyanın kapılarını sokaktaki adama açmıştır. Borley ile ilişkisi 1929 yılında başlamıştır. 1863 yılında yapılan binada kiracı olarak oturanlar her seferinde doğaüstü güçler tarafından rahatsız edildiklerini savunarak binayı terketmektedirler. Price binayı ilk ziyaretinde, 19 yıl boyunca bilimsel ilgisini çekecek kadar olay ve şahit bulmuştur. Binada bir sürü hayalet vardır, bunların arasında düzinelerle insan tarafından görülen bir rahibe, başsız bir adam, uzun kara bir varlık ve arabasını hızla süren bir arabacı da vardır. İnsanlar ayrıca zillerin çaldığını, ayak seslerini, çeşitli gürültüleri, boş olması gereken odalardan gelen zincir şakırtılarını, kırılan camları açılıp kapanan kapıları ve binanın yanındaki kiliseden gelen müzik ve ilahileri duymaktadırlar. Price 1937 yılının Aralık’ındadoktorlar, mimarlar, bilim adamları ve diplomatlar da olan 40 kişilik bir grupla binaya yerleşir. Bu gruptan bazıları soğuk geceler geçirir ve hiçbir şey duymazlar, ancak yarısına yakını da boş odalardan gelen garip sesleri duyarlar. Bir felsefe doktoru olan Dr. Joad odasında aniden meydana gelen 10 derecelik bir ısı düşüşünü tespit eder. Diğeri ise, ki aralarında Price de vardır, rahibenin hayaletini görürler. Evde yapılan bir ruh çağırma seansında rahibenin adının Marie Lairre olduğu, evin çok eski sahiplerinden biri tarafından Fransa’dan İngiltere’ye getirildiği ve onunla yaşadığı, ev sahibi adına “uygun” bir evlilik yapmak istediğinde öldürüldüğü ve bina yakınına gömüldüğü öğrenilir. Bina 1939 yılında yanınca, Price 1943 yılında kazılara başlayarak bir kadın kafatası ve üzerinde dini tasvirler bulunan kolyelerin bulunduğu bir mezar tespit edilir. Harry Price’ın kitapları, birçokları tarafından bilimsellikten oldukça uzak bulunmakla birlikte, Price, Londra  Üniversitesi’nde psişik araştırmalar yapmak üzere bir laboratuvar kurulmasına ön ayak olur ve ölünceye kadar bu laboratuvarı yönetir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir