Tanrıça Kibele’nin gizemi!

Kibele figürünün kökeni Anadolu’da çok eski dönemlere dayanır. Farklı uygarlıklarda farklı isimlerle anılır. Frigya mitolojisinde bir Ana Tanrıça olan Kibele’ye genellikle dağ zirvelerinde tapınılırdı. Doğa ile özdeşleştirilmiş, özellikle bazı vahşi hayvanlarla ilişkilendirilmiştir. Kybele’nin sembolleri arasında Ay ve Aslan en önemlileridir. Ay, ölüm ve yaşamın sürekli değişen yönünü, aslan ise kudret, irade ve adaleti sembolize eder. Kybele, başının üzerinde kuleye benzer yüksek bir taç taşır. Bu taş Kybele’nin şehirlerin ve tarımsal ürünlerin tek egemeni sayıldığının simgesidir. Bu sebeple ona “Mater Turrigera” da denilir. Bu kuleler ayrıca sayılarına göre tanrıçanın koruyuculuğu altında bulunan kenti, ya da kentleri temsil eder. Ana Tanrıça’ya, Yunanistan ve Roma’ya ait şiirlerde, övgülerde ve dinsel anıtlarda rastlanmasına rağmen onun gerçek yurdunun Anadolu olduğu kabul edilir ve hem adına hem de tasvirlerine ilk olarak Anadolu’nun merkezinde yer alan Frigya’da rastlanır. Kültepe tabletlerinde adı Kubaba, Lidya’da Kybebe, Frigya’da Kybele Hitit kaynaklarındaysa Hepat olarak geçer.

Kybele; yontularında yapılı bir kadın biçimi temsil edilmektedir. Anadolu’da Neolitik Çağ’a kadar dayanan eski bir geleneğe sahip Kibele’nin en karakteristik tasviri; bolluk ve doğurganlık gibi kadınsı özellikleri abartılmış, ayaklarının arasında yeni doğmuş bir bebek başı bulunur şekilde oturan, pişmiş topraktan yapılmış, genç bir kadın figürüdür. Bazı heykellerinde ise, başında kule biçiminde bir taç görülür. Bu kulelerin sayılarına göre, tanrıçanın korumasında bulunan şehir sayısı temsil edilir. Kybele bir tabiat tanrıçası olarak doğadaki düzenden sorumludur ve öncelikle toprağın bereketini simgeler. Kybele’e özellikle dağlarda tapınılırdı. Onun isimlerinden biri olan Dindyme, bölgedeki Dindymos dağında ibadet edilmesiyle ilgilidir. İlkçağ Anadolu’sunda bu isimle bilineb üç dağ vardır. Bunlardan biri; Kybele kültünün merkezi olup Sangarios (Sakarya) ırmağı üzerindeki Pessinus şehri civarındaki Günyüzü dağıdır. Tanrıçanın ilk tasviri olan bir göktaşına da ev sahipliği yapan ilk tapınağı da buradaydı. Yine Dindymos dağı üzerinde yer alıp kutsal olduğuna inanılan ve Agdus adıyla bilinen bir kayadan da tanrıçanın bir başka adı olan Agdistis türemiştir. Onun Pessinus kaynaklı söylencesinde de adı Agdistis olarak geçer.

Dünyada yaygın olarak bütün bölgelerinde görülen bir Ana Tanrıça inanışı vardır. Modern zamanlarda bile “Doğa Ana” olarak karşımıza çıkan bu küresel inancın temeli Anadolu topraklarına dayanır. İlk Anadolu yerleşkeleri olan höyüklerde tapılmaya başlanan bu tanrıça; çağlar boyunca Hititler, Frigyalılar gibi Anadolu uygarlıklarının yanı sıra Roma, Bizans gibi İmparatorluklar sayesinde de günümüze dek ulaşan bir etkiye sahiptir. Göbeklitepe’nin hayvanlar ve tabiata dayalı yapısının, Kibele inancının da temelini attığı yönünde ipuçları verdiği düşünülüyor. Kökleri Göbeklitepe’ye kadar uzanan Tanrıça Kibele’nin en önemli özelliği tüm Anadolu ve çevre bölgelerde tapılan tek ortak ilahi varlık olması. Kibele’nin; Yunan mitolojisinde Artemis, Roma mitolojisinde ise Diana olarak anılmış olduğu biliniyor. Kibele’nin ruhunu barındırdığı düşünülen heykel veya cisme karşı ibadet, etrafına toplanan insanların yüzünü ona dönmesi ve etrafında dönmesi şeklinde yapılırdı. Tartışmaya açık bir şekilde Kıble ve Kibele tanımları etimolojik açıdan aynı referansa dayanmakta olduğu yönünde tahminler yürütülüyor. Günümüz Türkçesinde güneyi gösteren bir yön anlamında kullanılan “Kıble”, Arapça kökenli bir kelime ve Arapçadaki karşılıklarından biri; sıkıntılı bir durumda yardım umularak başvurulan yer anlamına geliyor. Kıble sözcüğünün ilk çağlarda yapılan ticaret ve savaşlar yoluyla Anadolu’dan Arapçaya geçen bir tanımlama olduğu tahmin ediliyor. İslamiyet öncesi Arapların da tapınma modelleri Kibele’ye yapılan ibadetlerle büyük benzerlikler gösteriyor. Bir başka ilginç nokta da, Kibele’nin simgesi olan ay, İslamiyet için de önemli bir semboldür ve yine inanç ile doğrudan bağlantılıdır. Ancak bu benzerliklerin kesin bir şekilde bağlantılı olduğu yönünde henüz kesin olarak ispatlanmış bir sav bulunmuyor. Hititçe’de “Işık İnsanı” anlamına gelen Luviler, Anadolu’nun en eski ve gizemli topluluklarından biridir. Kullandıkları hiyeroglif yazı Hititler tarafından da kullanılmıştır. 1946’da H.Th. Bossert ve Halet Çambel tarafından keşfedilen Karatepe’de bulunan bir yazıt Luvicenin çözülmesine olanak sağlamıştır. Önceleri Yunanca olduğu sanılan Anadolu’ya ait birçok tanrı ve yer adının Luvi kökenli olduğu anlaşılmıştır.Örneğin Yunanca’da anlamı olmayan Apollon adı Luvice “su” anlamında “apa” sözcüğünden türemiştir. Orjinali Luvice, ap(a)-ull(a)-wana’dır. Kibelenin ideogramı küp, mührü 5 köşeli yıldızdır.Bu konuyla ilgili Halikarnas Balıkçısı ilginç bir görüş ileri sürer: Kibele luvice kuwawa ku(wa)+aba+ula yani akarsu ve koruların kutsal annesi demektir. İslam öncesi Arap yarımadasında Mekke’nin kutsal ilahesi Hübel-Übel’in ve şehrin bir başka koruyucu tanrıçası olan Lat’ın da Lykia kökenli Leto’nun devamı olduğundan hareketle Halikarnas Balıkçısı islamiyetteki ay sembolizmine verilen önemi daha önceki dönemin anaerkil etkileşimine bağlar.

kybele

Ana tanrıçanın adı, bulunan yerdeki kültüre ve dile göre değişime uğramıştır. Eski Anadolu’da Kapadokya ve Lidya bölgeleri arasındaki Frigya’daki adı Kyble, Semele, Kubele’dir. Lykia’da adı Kibele, Kubele, Leto; Hititlerde Arinna, Hepat, Kubaba; Sümerlerde Marianna, İnanna; Babillilerde İştar, İausga; Eski Mısır’da İsis; Yunanistan’da Demeter; Suriye’de Lat, Atargatis, Astarte; Girit’de Rhea, Artemis; İtalya’da Venüs, Anna olarak bilinir. Ünlü Roma’lı şair ve düşünür Apuleius “Asinus Aureus” adlı kitabında, tanrıçayı kendi ağzından anlatmıştır:  “Ben, doğanın anası, bütün öğelerin efendisi, çağların ilk çocuğu, tanrıların en yücesi, ölülerin kraliçesi, göksel varlıkların kılavuzu, tanrıların ve tanrıçaların bütün biçimlerini bir tek kendinde toplayan ben… Bir baş sallayışımla göğün bütün parlak doruklarını, denizin sağlık estiren rüzgârlarını ve yeraltının hüzün dolu sessizliğini yönetirim. Benim tanrısallığım biriciktir. Bütün dünya çok çeşitli biçimlerime tapar benim. Değişik törenlerle ve türlü türlü adlarla. İnsanlığın ilk soyu olan Frigyalı’lar tanrıların Pessinus’lu anası derler bana. Attika’nın topraktan türemiş halkı Kekrops’un Minerva’sı diye çağırır. Paphos’lu Venüs der denizlerin dövdüğü Kyproslu’lar. Yanlarından sadaklarını hiç ayırmayan Creteli’ler bana Diktynna Diana olarak yakarırlar. Üç dil konuşan Sicilialı’lar, bana Styx’in Proserpina’sı derler. Eleusis’in eski halkı beni Attika’lı Ceres olarak bilir. Bazıları Juno derler adıma, bazıları Bellona. Kimileri Hekate, kimileri Rhamnusia… Eski inançlarına bağlı Mısırlı’lar Tanrıça İsis olarak çağırırlar…”

Kybele hakkında en bilinen söylence: onun, Attis’le olan aşkıdır. Attis, çok yakışıklı bir delikanlıdır. Kybele, kendi tapınağının bakımını, bu genç Attis’e emanet eder. Fakat bir koşulu vardır. Attis, tanrıçaya, bakir kalma sözü verir ve bu sözünden asla dönmeyecektir. Ancak sonraları Attis, bir ölümlüye aşık olur ve verdiği sözü unutur . Düğün törenine Kybele de gelir. Attis, tanrıçayı görür ve verdiği sözü hatırlayarak, derin bir vicdan azabı sonucu erkeklik organını keser. Toprağa akan kanlardan, menekşeler biter. Attis, bununla de yetinmez, kendini asmak ve ölmek ister. Ama, tanrıça eski sevgilisine acır ve onu bir çam ağacına dönüştürür. Çam kozalakları, Attis’in simgesi olur. Kybele için düzenlenen törenlerin yapıldığı Pessinus’taki kült merkezinin başında iki başrahip bulunurdu. Attis ve Megabyzos olarak adlandırılan ve tanrıçanın hizmetine girdiklerinde kendilerini hadım eden bu din adamları (gallus) aynı zamanda tapım merkezinin yöneticileri durumundaydı. Gallusların erkeklikleri giderilmişti ve bu ameliyatı dinsel tapınmanın coşkunluğu içinde kendi kendilerine uygularlardı. Galluslar’ın bu hareketi, Attis’in kendi erkekliğini gidermesini taklitten başka bir şey değildi. Bu törenlerdeki Kibele rahiplerinin psişik yeteneklere sahip oldukları ve tılsımlı taşlar kullandıklarını bilinmektedir. Enerjik etkinliğe sahip olduğuna inanılan bu tılsımlı taşların en bilineni vaktiyle Pessinus’ta bulunan Kybele Karataşı olarak bilinir. Pessinus’ta tanrıçaya bir idol biçiminde tapınılırdı ve bu idol gökten düştüğü ileri sürülen bir meteorit, bir kara taştı. Halikarnas Balıkçısı, Kabe’nin adının  Hübel’den, Kıble’nin de Kybele’den geldiğini iddia etmiştir. Halikarnas Balıkçısı’na göre erkeklik olgusunun Kibele’ye kurban edilmesi özverinin hafifletilmiş şekli ve sembolik bir biçimde, sünnet olarak karşımıza çıkar. Daha sonra bu Sami ırkında bir gelenek haline gelmiştir. Hitit pantheonunda bulunan “Kara Tanrıça” adlı bir tanrıçanın Kibele ile ilişkili olduğu ve sonraları Romalılar tarafından alınarak Roma’ya götürülecek olan Pessinus’taki ana tanrıçanın karataşının da bu kültün bir devamı olduğu yolunda görüşler öne sürülmüştür. Günümüzde Sivrihisar’da bulunan Pessinus şehri Kibele’nin en önemli kült merkeziydi. Friglerin Midas kenti ile birlikte dinsel başkentiydi. Frigler tüm ülkeyi Pessinus Kibelesi’nin mülkü sayarlardı. Burada, büyük ihtimalle tılsımlı ve kutsal olduğuna inanılan, siyah renkli bir göktaşı korunuyordu. Bu kara-taş ritüellerde Kibele’nin yerine geçmekteydi. Koribant denen Kibele rahipleri bu tür tılsımlı taşları kullanan, kehanet ve şifa verme gücü olan kişilerdi. Kybele tapısı; Frigya’nın gezgin rahipleri tarafından tüm Ege’ye ve Akdeniz’e yayılmıştır. Yunanistan’ın inanç sisteminde önemli yeri olan tanrıçalardan Rhea, Artemis ve Demeter’in kişiliklerinde Kybele’nin nitelikleri de dilegelir. En büyük benzerlik ise Demeter’le olandır. Roma’da Magna Mater olarak bilinen tanrıça, Kybele’dir. Roma’ya girişi İ.Ö 205-204 senesinde Kartaca ile yapılan savaş sırasında gerçekleşir. Roma, Kartaca tarafından kuşatılmıştır. Savaşın 10. yılında kent düşmek üzeredir. Kentte bir gök taşı yağmuru olur. Korkan halk, Jüpiter tapınağında saklanan ve tanrı Apollon’un rahibesinin kehânetlerini içeren Sibylla kitaplarına başvurur. Buna göre; Frigya’nın Kybele tapısı Roma’ya getirilirse Kartaca ordusu İtalya’dan sürülecektir. Beş senatörden oluşan Roma heyeti Anadolu’ya gider ve kral Attalos’tan tanrıçanın Pessinus’taki ilk tezahürü olan siyah taşı alır. Taş; Roma şehrinin Palatine tepesindeki Zafer tapınağına yerleştirilir. Savaşın kazanılmasının ardından da burada tanrıça için bir tapınak inşa ettirilir. Magna Mater adını alan tanrıça onuruna her sene 4-9 Nisan tarihleri arasında Megalensia olarak bilinen bayramlar düzenlenir. Kutsal kara taşın akıbeti bilinmemekle birlikte birtakım görüşler öne sürülmüştür. Bir iddia Ürdün’e gittiği, diğer bir varsayım ise Kabe’deki Hacerü’l-Esved’in bu meteor taşı olduğu şeklindedir. Kabe ile ilgili görüşe inananlar, puta tapılan dönemlerde orada da bir ana tanrıça inancı olduğunu ve hizmet edenlerin hepsine “Yaşlı Kadının Oğulları” dendiğini ileri sürerler.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir