Tanrı’ya İnanç Geni Var mı?

Araştırmacıların ifadesine göre, tanrıya inanmaya programlıyız çünkü bize hayatta kalmak için bambaşka bir neden sunuyor. Çocukların gelişme sürecinde yaşadıkları dini eğilimler aslında doğdukları anda beyinlerinde bulunan inanç merkezlerinde temellenmeye başlıyor. Bristol Üniversite’sinde gelişim psikolojisi profesörü Bruce Hood‘un yaptığı araştırmalara göre, insan beyni doğuştan doğaüstü inançlara fiziksel olarak bağlantılı. Bu fiziksel bağ da insan gelişiminin sonunda dine inancın gelişmesinde gerekli psikolojik tabanın oluşmasında önemli bir rol oynuyor. Dini duyguların ve deneyimlerin beynin belirli bir bölgesindeki aktiviteye bağlı olması teorisi üzerine yapılan diğer araştırmalarda elde edilen veriler, Hood’un bulgularıyla uyum göstermekte. İddialara göre beynin bu bölgeleri ruhani hislerin algılanması için elektriksel faaliyetlerde bulunuyor. Hood şöyle diyor: “Araştırmalarımız gösterdi ki; çocuklar, doğal ve sezgisel muhakemeyle dünyanın nasıl döndüğüne ilişkin doğaüstü inançlara sahip olabiliyorlar. Büyüyüp geliştikçe, bu inançlar yerini daha mantıksal yaklaşımlara bırakıyor. Ama mantıkdışı, doğaüstü inançlara inanma eğilimi, dini inançta vücut buluyor.”

Beynin dinsel faaliyetlerdeki fonksiyonunu araştıran bilimadamları, yaptıkları araştırmalar sonucunda insanların “ruhani deneyimler” geçirdiği sırada, beyinlerindeki belli merkezlerin değişime uğradığını tesbit ettiler. Philadelphia’da bir bilim adamı, beynin meditasyon sırasında harekete geçen alanlarını keşfetti. San Diego ve Kuzey Carolina’da iki başka üniversitede de uzmanlar, epilepsi hastalığının ve bazı halüsinasyon veren ilaçların nasıl dinsel sanrılar ürettiğini araştırıyorlar. Kanada’da ise bir nörolog, insanların başlarına “ruhani deneyimler’” üreten manyetik miğferler takmayı başardı. Bu araştırmalar, bilim adamlarının dünya çapında dinsel deneyimleri anlama, ölçme, hatta yeniden üretme çabalarının bir parçası. Güçlü beyin imajinasyon teknolojisi kullanan araştırmacılar, mistikler için Nirvana’nın ne demek olduğunu, Hristiyanların “Tanrının inayetine mazhar olma” ifadesinin neyi belirttiğini keşfetmeye çalışıyorlar. Diğer bir deyişle bilim adamları, sinir sistemi, sinir iletenleri ve beyin kimyası ile dinin açıklanıp açıklanamayacağı sorusunu araştırıyorlar. Philadelphia’lı bilim adamı Andrew Newberg, “Bu araştırmalardaki amacım, Tanrının var olduğunu ya da olmadığını kanıtlamak değil. Sadece dinsel duyguların zihinlerimizde nasıl oluştuğunu anlamaya çalışıyoruz” diyor. Newberg, Tibetli Budistlerin meditasyon yaparken derin transa geçtikleri sırada radyoaktif boya şırınga ederek yaptığı deney sonucunda beynin belli bölgelerinin değişime uğradığını tesbit etti. Newberg, şunları söylüyor:”İnsanlar ruhani deneyimler geçirirken evrenle bir olduklarını hissederler ve kendileri olma duygusunu kaybederler. Bunun nedenini, beynin o bölgelerinde neler olduğuna bağlayabiliriz. O bölgeyi bloke ederseniz, kendinizle dışınızdaki dünya arasındaki sınır da ortadan kalkar.” Peki Evrenle tek vücut olmak gibi transandantal duygular nereden kaynaklanıyor? Araştırmalara göre bu, beynin kendi ve fiziksel eğilim duygusunu düzenleyen çeper lobundaki artan bir faaliyet olabilir. Milyonlarca insan, neden dinin hayatlarını değiştirdiği duygusunu taşıyor? Belki de dinsel faaliyetler, kişisel önemdeki deneyimleri tartan şakak lobunu harekete geçiriyor. California ve San Diego’daki nörologlar, bazı hastalarda dinsel deneyimlere neden sara nöbetlerinin eşlik ettiğini anlamaya çalışıyorlar. Laboratuvarda bazı insanların kafalarına manyetik miğfer takarak mistik imajinasyonlar üreten Prof. Michael Persinger, “Bazıları ağlıyor, bazıları Tanrının kendilerine dokunduğunu söylüyor, bir kısmı da korkuyor; şeytanlar ve kötü ruhlar gördüklerini anlatıyorlar” dedi. Persinger, “Araştırmam gösterdi ki, din beynin bir ürünüdür. Yalnızca beynin ürünü olup, dışarıda olup bitenlerle pek alakalı değildir diye konuştu.

Amerikalı biyolog Dean Hamer, 6 yıl boyunca sürdürdüğü DNA çalışmalarının sonunda “VMAT2” geninin inanç kavramını yönlendirdiğini açıkladı. Hamer, 1998 yılında, insanın genetik yapısının inanç üzerindeki etkisini araştırmaya başladı. Hamer, ilk olarak, genetik yapıları aynı olan tek yumurta ikizleri üzerinde inceleme yaptı. Daha sonra genetik yapıları tam olarak örtüşmeyen, ancak aynı ortamda büyüyen kardeşlerin inançlarını karşılaştırdı. Araştırmaya göre, kardeşler, aynı ortamda yetişseler de farklı inançlara sahip olabiliyordu. Ancak Hamer, genetik yapıları aynı olan tek yumurta ikizlerinin Tanrı inancının da neredeyse aynı olduğunu gördü. Bunun üzerine, genler ve inanç arasında bir ilişki olduğu kanısına vararak, araştırmasını bu yönde derinleştirdi. Hamer, daha sonra, insandaki 35 bin genden hangisinin inancı etkilediğini tesbit etmeye çalıştı. “Monoamin” enzimlerinin salgılanmasını kontrol eden 9 gen üzerinde yoğunlaştı. Ve sonunda “İnanç Geni”ni bulduğunu açıkladı. Hamer, “VMAT2” geninin inanç kavramını yönlendirdiğini açıklayarak bu gene, “İnanç Geni” adını verdi. Hamer’e göre, monoamin enzimleri, insanın bilinç, algılama ve hafıza gibi duyularını yönlendiriyor. Ancak, Hamer’ın “İnanç Geni” adını verdiği gen, insanoğluna, asıl ayırt edici özelliği olan “kişisel ve evrensel farkındalık” yeteneği de kazandırıyor. Böylece insanın evren, sonsuzluk, Tanrı gibi soyut kavramlar üzerinde düşünmesini sağlıyor. Bu nedenle, aynı “genetik yapıya” sahip tek yumurta ikizlerinde enzimler, “aynı genin kontrolünde ve tümüyle aynı biçimde” salgılandığı için “inanç yapıları” da aynı oluyor. “İnanç Geni” açıklaması, bilim ve din dünyasında “Tanrı var olduğu için mi inandık, yoksa inanma ihtiyacı mı Tanrı’yı oluşturdu?” tartışmasını yeniden alevlendirdi. Ateistler, “Bu Tanrı’nın olmadığının bir kanıtıdır” derken dindar bilimadamları ise “Asıl Tanrının insan vücuduna nüfuz ettiğini ve gücünü gösterir” görüşünde. Örneğin, Virginia Üniversitesi’nin psikiyatri uzmanı Lindon Eaves‘ın konuyla ilgili yorumu şöyle: “Tanrı kavramının beyinde şekillendiği doğru olabilir. Peki neden bu kavram oluşuyor ona bakmak lazım? Yani neden beyinde “inanma” isteğini doğuran kimyasal aktiviteler yaşanıyor? Bence bunun cevabı yine Tanrı’nın gücünde yatıyor…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir