Üçüncü gözün gizemi

Bir duyu organı düşünün ki, fiziksel dünyanın ötesindeki boyutları görebilsin. Böyle bir organ var mıdır? Hiç kullanılmadığı için uykuda olan altıncı bir duyu daha mevcuttur. Ve hiçbir toplum, kültür veya eğitim sistemi insanların bu altıncı duyuyu faaliyete geçirmelerine yardımcı olmaz. Doğuda bu altıncı duyuya “Üçüncü Göz” denir. O içe doğru bakar. Dışa dönük beş duyu olduğu gibi, onların karşılığı olan içe dönük de beş duyu vardır. Kişi toplamda on duyuya sahiptir ancak içsel yolculuğu ilk olarak üçüncü göz başlatır ve daha sonra diğer duyular açılmaya başlar. Epifiz takriben 6,35 mm genişliğinde ve 100 miligram ağırlığında, çam kozalağına benzeyen minik gri beyaz yapıdadır. Beyinde başın ve boynun birleştiği yerde, direkt olarak beyinde omurga kordonunun tepesinde yeralır. Kaşların arasındaki nokta ile direkt olarak aynı çizgide, beynin üçüncü karıncığının çatısına bağlıdır. Dokusal olarak göz yapısına benzer. Ancak gözler ışığa duyarlıyken, pineal gland ışık kesildiğinde işlevselliğine başlar. Beynin birçok bölgesinin aksine, epifiz bezi kan-beyin bariyerinin dışında kalmaktadır. Bir salgı bezi olan epifiz Melatonin, Pinolin, Dimetiltriptamin (DMT) olarak bilinen 3 tane hormon salgılar.DMT insanda mistik zevk ve halleri, metafizikî âleme geçişi tetikler. Örneğin, çeşitli bitkilerin tohum ve meyvelerindeki DMT molekülü, yiyecek ya da içecek olarak vücuda alındığında, epifizden salgılanan fıtrî DMT molekülüne benzer etkilere neden olur.

Normal sağlıklı insanlarda, kış ve yaz mevsimlerinde melatonin salgılanma miktarlarında farklılıklar olur. İnsanlarda melatonin salgılanması ve bunun seviyeleri gündüz ve geceye bağlı olarak uyumlu bir değişim gösterir. Çocukluğun ilk yıllarında salgılanan melatonin seviyesi yüksek iken yaş ilerledikçe bu oran azalır. Bazı araştırmalarda, kadınların aybaşı dönemlerinde melatonin salgılanmasının değişikliğe uğradığı, benzer şekilde depresyon sorunu olan kişilerin melatonin seviyelerinde düşüş olduğu saptanmıştır. İnsanların biyolojik sisteminin doğru çalışması, ardışık olarak uygun miktarda gündüz ve gece periyotlarına sürekli girmesine bağlıdır. Eğer insanlar hızlı bir şekilde gündüz ve gece periyotlarından çıkıp, biyolojik sistemleri anormal gündüz ve gece periyotlarına aniden maruz bırakılırsa, biyolojik yapıları birtakım rahatsızlıklarla karşılaşır. 1998 yılında New Scientist’te yayınlanan bir araştırmaya göre, güneş patlamaları ve insan biyolojik etkileri arasında doğrudan bir bağlantı bulunmaktadır. Güneşten gelen elektromanyetik aktivite insan elektromanyetik alanını etkiler.  Elektromanyetik aktivite epifiz bezinin aşırı melatonin üretmesine sebep olur.

epifiz

Araştırmalar bebeğin dünyaya geldiğinde, beyin omurilik sıvısında çok fazla oranda 5-MeO-DMT bulunduğunu göstermektedir.Epifiz bezi, başlangıçta çocuklarda büyükken, büluğ çağına girildiğinde oldukça küçülür. Dolayısıyla melatonin hormonu, çocuklarda oldukça yüksektir ve onların büluğ çağına girmelerini baskılar. Büyük ölçüde onların masumiyetine katkıda bulunur. Epifiz bezinin çocuklarda büyük ve aktif olması, bu bezden salgılanan melatonin, pinolin, DMT ve 5-MeO-DMT gibi insan zihnini mânevî ve ruhanî boyutlara açık hale getiren moleküllerin de, erginlere kıyasla onlarda daha fazla olduğunu gösterir. Belki de bu yüzden çocukların beyin-zihin sistemlerinin ruhanî ve metafizikî âlemlere açıklık oranı, bu moleküllerin sentez miktarına bağlı olarak yüksek olmaktadır. Eğer bu gerçekten böyle ise, o zaman çocukların, bazı mânevî varlıkları neden kolayca görebilirken, erişkinlerin cinleri ve ruhanileri her zaman görememelerinin sebebi de anlaşılabilir.

Epifizin şekli küçük çam kozalağını andırır ve beynin iki yuvarlak talamik lobu arasında, beynin orta yerinde yer alır. Pineal Gland, Latince pinecone-çam kozalağından gelmektedir. Çam kozalağı mimaride bir simge, dini bir sembol olarak Sümer, Hint, Antik Yunan, Antik Mısır ve Roma’da da bulunduğu gibi Katolik dünyanın merkezi Vatikan’da da Court of the Pine Cone-Cortile del Belvedere mevcuttur. Epifizin insan vücudundaki varlığı, Antik dönemlerden beri bilinmektedir ve tarih boyunca uyanış, aydınlanma ve yüksek algılama kapasitesiyle bağdaştırılmıştır. M.Ö. 4.yy da Yunanlı anatomi uzmanı Herophilis bu bezi ‘düşünce akışını düzenleyen büzücü kas’ olarak adlandırdı. Erken Latin anatomi uzmanları epifize ‘master bez’ adını verdiler. Hindu dininde Brahma’ya doğru bir pencere olarak görülür. Vedik geleneğinde Ajna, altıncı çakrayı temsil eder. Antik Çin’de göksel göz olarak kabul edilirdi. Taoistler ise onu Niwan Sarayı olarak adlandırır ve “ruh barınağı” olarak görürlerdi. Hz. İsa’nın “Karanlıkta oturanlar gerçek ışığı görürler” sözü bunun işareti olarak gösterilir. Epifiz bezini “ruhun makamı” olarak ifae eden Descartes’a göre bu bez, vücutla ilgili bilgilerin alındığı ve vücudun kontrol edildiği bir merkezdir. 19. yy’da omurgalı canlılarda yapılan mikroskobik araştırmalara klinik gözlemler ve deneyler de yardımcı olmuştur. Epifiz bezi bilimsel olarak, önceleri evrim sürecinde gereksizleşen bir parça sanılmış. Daha sonra uykuyla olan ilişkisi tesbit edilmiştir. 20. yüzyılın ortalarına doğru, epifizi inceleyen bilim adamları bunu nadir bir durum olarak kabul ettiler. 1959 yılında, epifızin salgıladığı melatonin adlı bir molekül keşfedildi. Epifiz bezi 1-2 yaşlarına kadar geliştikten sonra büyümesi durur ve kireçlenme süreci başlar. 17 yaşına gelene kadar insanların yüzde 40’ının epifiz bezi kireçlenmiş durumdadır. Kireçlenmeye neden olan önemli bir faktör, diş macunlarında bulunan ve şehir sularına katılan sodyum florid adlı bir bileşik. 1990’lı yıllarda, Jennifer Luke adlı bir bilim adamı, sodyum floridin epifiz üzerindeki etkileriyle ilgili araştırmalar yapmış ve epifiz bezinin, florid için bir hedef olduğunu açıklamıştır. Epifiz bezi adeta bir mıknatıs gibi sodyum floridi çekiyor ve bu da epifizin kireçlenmesine ve vücuttaki tüm hormonal işleyişin dengelenmesine engel oluyordu. Sodyum florid, ABD’deki içme sularının %90’ına konmaktadır. Birçok insanın epifiz bezi ağır şekilde kireçlenmiştir ve MRI sırasında kalsiyum yığını şeklinde görünürler.

epifiz-bezi

1888 de, Hindistan’ın güneyinde yaşayan yoksul bir ailenin Ramanuja adını verdikleri bir oğulları oldu. O ileride çok ünlü bir matematikçi olacaktı.. Oysa Ramanuja üniversiteye bile gitmemiş ve kimseden de eğitim veya yardım almamıştı. Yine de matematikten anlayanlar dünyaya onun gibi bir matematikçinin daha gelmemiş olduğunu söylerler. Büyük zorluklar sonucunda bir memur olarak iş bulmuştu ancak kısa sürede inanılmaz bir matematik yeteneğine sahip olduğu etrafta duyulmaya başladı. Birisi ona Cambridge Üniversitesi’nden zamanın en ünlü matematikçisi olan Profesör Hardy’e mektup yazmasını önerdi. Ramanuja mektup yazmadı fakat çözmüş olduğu iki geometri kuramını Prof. Hardy’e gönderdi. Hardy bu durum karşısında büyük bir hayrete düştü; bu kadar genç birisinin bu kuramları çözebileceğine inanamıyordu. Hemen Ramanuja’ya bir yanıt yollayıp onu İngiltere’ye çağırdı. İlk tanışmalarında Hardy matematik alanında kendisinin bile onun karşısında bir çocuk gibi kaldığını hissetti. Ramanuja’nın dehası ve kapasitesi öylesine büyüktü ki, bu zihinsel güçle ilgili olamazdı çünkü zihin yavaş işler, düşünmek zaman alırdı. Oysa Ramanuja sorduğu sorulara anında yanıt veriyordu. Soru tahtaya yazıldığı ya da ona sözel olarak aktarıldığı anda hiç durup düşünmeksizin yanıt vermeye başlıyordu. Zamanın en büyük matematikçisi bunun nasıl mümkün olabileceğini bir türlü anlayamıyordu. Bir yüksek matematikçinin altı saatte çözebileceği ve yine de kesin yanıtı elde edip etmediğinden emin olamayacağı bir problemi Ramanuja anında ve hatasızca çözebiliyordu. Bu onun yanıtlarını zihin yoluyla elde etmediğini gösteriyordu. Fazla bir eğitimi yoktu, hatta üniversite sınavında başarısız olmuştu. Zihinsel yeteneği olduğuna dair başka bir işaret de olmadığı halde matematik konusunda insan ötesi bir yeteneğe sahipti. Burada insan zekasının ötesinde bir durum söz konusuydu. Ne zaman bir matematik problemine göz atsa, iki kaşı arasında yer alan bölgede bir şeyler olmaya başlıyordu. İki gözü o noktayı merkez olarak alacak şekilde yukarı doğru dönüyordu. Bu nokta yogada üçüncü göz olarak tanımlanır. Çünkü bu göz etkin hale gelirse olay ve durumları farklı boyutlardan ve bütünlük içinde görebilmek mümkün olur. İki kaşın arasında küçük bir aralık vardır ve bu Ramanuja’nın durumunda olduğu gibi bazen açılır. O bir problemi çözerken gözleri üçüncü gözüne doğru yöneliyordu. İki kaşın arasında dünyevi hayatın geri çekildiği ve diğer âlemin devreye girdiği bir nokta vardır. O nokta bir kapıdır. Kapının bu tarafında bu dünya akıp giderken diğer yanındaysa bilinmeyen, doğaötesi bir dünya mevcuttur.

Ünlü kahin Edgar Cayce 1905 yılında bilincini yitirip, 3 gün boyunca komada kalmıştı. Hekimler tamamen ümitsizdi. Onlara göre öyle derin bir uykudaydı ki büyük olasılıkla asla uyanamayacaktı. Her türlü ilaç denenmiş olduğu halde bilincin geri döneceğine dair herhangi bir işaret görülmemişti. Üçüncü günün akşamında doktorlar yapılacak bir şey kalmadığını ilan söylediler. Fakat Cayce, komada durumundayken aniden konuşmaya haşladı. Doktorlar gözlerine inanamıyorlardı: Cayce’in vücudu uykuda olduğu halde kendisi konuşuyordu! Bir ağaçtan düşüp omurgasını incittiğini ve bu yüzden bilincini yitirdiğini söylüyordu. Altı saat içinde tedavi edilmediği taktirde beyninin zarar görüp ölümüne yol açacağını da ekliyordu. İçmesi gereken bitkisel bir karışım olduğunu öne sürüyor ve onu içtiği taktirde 12 saat içinde iyileşeceğini söylüyordu. Söylediği bitkiler Cayce’in bilebileceği türden değildi ve bu karışım daha önce böyle bir vakayı tedavi etmek için kullanılmamış olduğundan doktorlar ilkin bu söylediklerinin beynin hasar görmüş olmasından kaynaklandığını düşündüler. Fakat Cayce özellikle bu bitkileri söylediği için denemeye karar verdiler. Bu otlar bulunup Cayce’a verildi ve on iki saat içinde tamamen iyileşmesini sağladı .Uyandıktan sonra kendisine bu olaydan söz edildiğinde Cayce böyle bir ilaç önermiş olduğunu hatırlamıyordu; bu bitkilerin ne isimlerini biliyor ne de kendilerini tanıyordu. Fakat Edgar Cayce’in hayatındaki bu olay çok az rastlanan bir durumun başlangıcı oldu. Tedavi edilemeyen hastalıklara çare bulma konusunda uzmanlaştı; hayatı boyunca yaklaşık otuz bin kişiyi iyileştirdi. Önerdiği reçete her zaman doğruydu; onun verdiği ilacı alan istisnasız her hasta iyileşiyordu. Ancak Cayce bu durumu açıklayamıyordu. Yalnızca ne zaman bir hastalığa çare aramak için gözlerini kapasa, iki gözünün de iki kaşının ortasına doğru çekiliyormuşçasına yukarı döndüklerini söylüyordu. Gözleri orada sabitleniyor ve her şeyi unutuyordu; yalnızca bir noktadan sonra çevresindeki her şeye karşı kayıtsız kaldığını ve o noktaya ulaşana kadar tedavi yöntemine erişemediğini hatırlıyordu. Önemli ilaçlar bulmuştur ki bunlardan ikisi anlatmaya değerdir.

Amerika’da yaşayan çok zengin bir ailenin bireylerinden bir kadın uzun zamandır hastaydı ve tedavilerden hiçbirine yanıt vermiyordu. Son olarak Edgar Cayce’a gitti ve Cayce ona bilincini yitirdiği duruma geçip bir ilaç önerdi. Fakat söylediği ilaç hiçbir yerde bulunamıyordu. Kimse gerçekte böyle bir ilacın var olup olmadığını bile kestiremiyordu. İlaçla ilgili bilgi edinmek üzere uluslararası gazetelere ilanlar verildi. Üç hafta sonra İsveç’ten bir adam bu isim altında bir ilacın var olmadığını, 20 yıl önce babasının bu isim altında bir ilacın patentini aldığı halde asla üretimine geçmediğini yazdı. Aynı zamanda babası ölmüş olduğu halde bu ilacın formülünü gönderebileceğini de ekledi. Böylece ilaç hazırlandı ve kadına verilip iyileşmesi sağlandı. Diğer bir olayda yine bir hastaya belli bir ilacı önerdi; araştırmalar yapıldığı halde ilaç bulunamadı. Bir sene sonra gazetede bu ilaca ulaşılabileceğini duyuran bir ilan çıktı. Bir sene öncesinde laboratuarlarda test edilme aşamasındaydı ve henüz ismi verilmemişti ama Cayce bu ismi de bilmişti. Bu ilaç da o hastaya verildikten kısa bir süre sonra tamamen iyileşmesini sağladı. Cayce bazen de bulunamayan ilaçlar öneriyor ve hastalar ölüyordu. Bu konuda kendisine soru sorulduğu zaman çaresiz olduğunu ve elinden bir şey gelmediğini söylüyordu. “Bu ilaçları kimin gördüğünü ve ben bilinçsizken kimin konuştuğunu bilemiyorum. O insanla hiçbir alakam yok.” Ama kesin olan bir şey varsa, o da ne zaman o durumda konuşmaya başlasa gözlerinin yukarı doğru çekildiğiydi. İnsan derin uykudayken gözler de uykunun derinliğine bağlı olarak yukarı doğru çekilir. Uykun ne kadar derinse gözler de o kadar yukarıya çıkıyor; gözler ne kadar aşağıdaysa o kadar hareketli oluyorlar. Gözler gözkapağının altında hızla hareket ediyorsa bu çok hareketli bir rüya gördüğün anlamına geliyor. Artık derinlemesine yapılmış deneylerle bilimsel olarak kanıtlandığına göre hızlı göz hareketi (Rapid Eye Movement) yani REM hızla gelişen bir rüyanın göstergesi. Gözler ne kadar aşağıdaysa REM de o kadar büyük oluyor; gözler yukarı çıktıkça da REM düşüyor. REM sıfır seviyesine indiği zaman uyku da en derin noktasına ulaşmış oluyor. O noktada gözler sabit şekilde iki kaşın arasındaki noktada duruyor.

Epifiz bezi cinsel gelişim, metabolizma ve melatonin hormon üretimi gibi birçok önemli vücut fonksiyonunu kontrol eder ve onların iyi çalışmalarından sorumludur. Günümüzde epifiz hormon salgılayan bir organ olarak görülse de, önemli duyusal yeteneklere sahip olduğu bilim tarafından kabul görmektedir. Dr. Sérgio Felipe’ya göre Epifiz bezinin daha sık faaliyete geçmesi direk olarak meditasyon ve vizyonlar ile ilişkili. Dimethyltryptamin (DMT) ile ilgili yoğun araştırmalar yapam Dr. Rick Strassman, epifiz bezinin dejenere olmuş ve yalnızca hormon üreten bir organdan çok daha fazlası olduğunu söylüyor. Ona göre ‘Ruh Molekülü’ olarak adlandırdığı bu göz diğer alemlere ve boyutlara açılan bir pencere. DMT (dimetiltriptamin) salınımı üçüncü gözün açılmasına yardımcı olan bir transmitter ve gece yarısından sonraki saatlerde yüksek düzeyde salgılanır. Deniz seviyesinden yüksek rakıma sahip dağlarda bulunulduğunda da aktifleşebilme gücü artar. Böylece, gece ibadeti ve yükseklerde inziva gibi uygulamaların, üst bilinç düzeyini yükselttiği ve üçüncü gözü aktive edebildiğini söylemek mümkün. DMT vücutta en fazla doğarken ve ölürken, az miktarda da bazen uykularda ve bazen meditasyon sırasında salgılanan bir molekül. Bitki özlerinden (ayahuasca iksiri) elde edilerek dışarıdan da alınabilen DMT, şamanların ayinlerinde kullandığı spiritüel deneyimler yaşatan bir madde. Ayahuasca iksirinde kullanılan bitkilerse şunlar: Phalaris arundinacea, Psychotria viridis, Acacia, Arundo donax, Desmanthus illinoiensis.. Özellikle Phalaris aruninacea adlı bitki, DMT ve türevleri bakımından zengindir. Epifiz bezi bir kere çeşitli okült metodlarla uyumlanıp, ayarlandığında, astral seyahat şeklinde insanı diğer boyutları seyre geçirir. Epifiz hormonları insanın biyolojik sisteminin mânâ âlemlerinde seyahate ya da oradan gelecek esintileri almaya hazır hâle gelmesinde rol oynar. Diğer yandan kişinin metafizik âlemlerle ilişkiye hazır hâle gelmesi, iki yanı keskin bir kılıç gibidir. Kişi bu durumda dua ve ibadetlerle, kendini meşgul etmezse, habis ruhların, şeytanların ve cinlerin müdahalesine açık hâle de gelebilir.

ucuncu-goz

Ruhun biyolojik mekanizmaları kullanmasında irtibat noktası olan üçüncü göz’ün açılmasıyla duyular ötesi algılar ortaya çıkar, sezgisel biliş gelişir, düşünce zaman ve mekânın sınırlarını aşmaya başlar. Bu kısıtlamaların ortadan kalkmasıyla da zihnin ve aklın sınırları aşılabilir. Aynı zamanda yogilerin derin meditasyon ya da samadhi sırasında kapalı veya yarı-kapalı haldeki gözlerinin kendiliğinden yöneldiği noktadır. Çünkü orası bir anlamda ‘bilince açılan kapı’dır. Hem de bilinen fiziksel dünya ile, bilinemeyen fizik ötesi, yani zihin ve akılla erişilemeyecek olan o çok farklı diğer boyutlar arasındaki ‘kapısız kapı’dır. Üçüncü Göz’ün doğru işlev görebilmesi, doğal olarak yeteri kadar etkinleşebilmesine bağlıdır. Yirmi bin yıl boyunca yoga, bu dünyevi hayatın ötesini bilebilmek için beynin uyur durumda ve faaliyet dışı olan üçüncü göz çakrasıyla ilişkili olan diğer yarısını harekete geçirmemiz gerektiği konusundaki ısrarını korudu. Mutlak olana dair bir şey öğrenmek istiyorsan beynin bu diğer yarısının faaliyete geçmesi gerekiyor. Tibet’te de üçüncü göz çakrasına erişebilmek için bu noktaya cerrahi müdahaleler uygulamaya dayalı metotlar mevcuttur. Tibetliler üçüncü göz çakrasına ulaşmak için tüm diğer uygarlıklardan çok daha fazla çaba göstermişlerdir. Gerçekten de farklı yönlerden yaşamı irdeleyen Tibet ilim ve yaklaşımlarının tümünün temelinde üçüncü göz anlayışı yatar. Tibet’te insanlar sadece transa, samadhi’ye geçebilen insanlardan tıbbi öneri alırlar. Tibetliler üçüncü göz çakrasına ameliyatla dışarıdan ulaşmaya çalıştılar. Fakat bu noktaya dışarıdan ulaşmak, Hindistan’da yapıldığı gibi yoga yöntemleriyle içsel olarak ulaşmaktan oldukça farklıdır. Beynin bu  tarafı içsel bir dönüşüm olmaksızın etkin duruma geçerse, kişi mesela duvarların ve maddesel engellerin arkasını görebilme yeteneğini kuyuya düşmüş birini görüp onu kurtarmak için değil de yerin altında gördüğü hazineleri çıkarmak için kullanabilir. Böyle bir kimse insanların kendisine itaat etmesini sağlayabileceğini gördüğünde onlardan kendi çıkarları için yaralanabilir.Dışsal müdahaleler Hindistan’da da yapılabiliyordu ama Hintliler buna hiç yeltenmediler çünkü yogayı uygulayan kimseler bilincin içsel olarak dönüşümü gerçekleşmeksizin böyle güçlerin etkin duruma gelmesinin ve onları kötüye kullanacak olan kimselerin eline geçmesinin ne denli zararlı sonuçlar doğurabileceğinin farkındaydılar.

Epifiz bezi onu nasıl kullanacağımızı unuttuğumuz için kadim zamanlardaki gerçek boyutu olan pinpon topu büyüklüğünden şu anki boyutu olan kurumuş bezelye boyutuna kadar küçülmüştür. Peki bu organı kullanmayı insanlar neden unuttu? Evrimcilere göre “sürüngen atalarımızdan kalan körelmiş bir organ” olarak tarif edilen epifiz bezi insanlarda işlevi olmayan ve evrimin erken aşamalarından kalan işlevini kaybetmiş bir kalıntıdır. Bu konudaki sıradışı bir görüş ise insanın sahip olduğu potansiyelin kasıtlı olarak dış bir müdaheleyle düşürülmesidir. Sümer’lere göre; güneş sisteminin bizim tanımadığımız bir gezegeni olan Nibiru‘dan gelen Anunnakiler ilkel dişinin yumurtası ile kendi spermlerinden bir Adamu yarattılar ve üreyen yeni ırkla yeryüzünde medeniyetler kurdular, şehirler yönettiler. Geçmiş uygarlıkların kalıntıları ve genlerimiz onların izlerini taşıyor. Fiziksel ve zihinsel ve ruhsal gelişim amaçlı insanoğluna çeşitli müdaheleler yapıldı. Daha sonraları Anunnakilerin kendi aralarındaki anlaşmazlıklar nedeniyle insanların psişik yeteneklerini bastırmak için DNA yapısının değiştirilmesine karar verildi. On iki sarmallı DNA yapılarının değiştirilmesi ve sarmalların birbirinden ayrılması, insanoğlununun gelişimini yavaşlatacaktı. Yapılan müdaheleyle DNA sarmalları ayrıldıktan sonra, yeniden birleşmelerini engellemek için astral bedenlere implantasyonlar uygulandı. Daha sonra, fiziksel bedenin endokrin sistemindeki on sarmalı birbirinden ayırdılar; bu da kozalaksı bezlerin, hipofiz bezlerinin ve hipotalamus bezlerinin ürettiği salgının oluşmasını engelledi. Bir süre sonra da bu bezler kullanılmadığı için fonksiyonunu kaybetti. Gelecek nesillerde sadece birkaç insan bu bezleri kullanabilecekti. Bu amaçla özel bir gen taşıyacaklardı. İnsanoğlunun ruhsal gelişiminde yoldan çıkmaması için, aralarından birkaçının Anunnakilerle iletişim kurabilmesi gerektiğine karar verildi. Bu kişiler peygamberler, kahinler, mistikler, şamanlar ve psişiklerdi. İnsanoğlu, istediği taktirde bu bezleri yeniden harekete geçirebilme gücünü taşımaya devam etti ama bu ancak kendini gerçekten adamayı gerektiriyordu.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir